Geçmişin Yükü Genetik mi, Öğrenilmiş mi?
Son yıllarda psikoloji, nörobilim ve epigenetik alanlarındaki araştırmalar bir gerçeğe işaret ediyor:
Travmalar yalnızca bireyin zihninde kalmıyor, kuşaktan kuşağa aktarılabiliyor.
Ancak bu aktarımın biçimi karmaşık: bir kısmı biyolojik izlerle, bir kısmı sosyal öğrenmeyle, bir kısmı da aile anlatıları aracılığıyla taşınıyor.
Epigenetik araştırmalar, travma yaşayan bireylerin genlerinde stresle ilgili gen ifadelerinin değiştiğini ve bu değişimlerin çocuklara aktarılabildiğini gösteriyor.
Örneğin, Holokost’tan sağ kalan bireylerin çocuklarında kortizol düzeylerini düzenleyen genlerin farklılaştığı bulunmuş durumda.
Bu bulgular, “duygusal miras” kavramını bilimsel zemine taşıyor.
Ama burada kritik bir soru beliriyor:
Bu miras ne kadar genetik, ne kadar kültürel?
Aynı genetik yapıyı taşıyan iki kardeşten biri travmayı sürdürürken diğeri neden sürdürmüyor?
Cevap büyük ihtimalle biyolojiden çok “öğrenme” ve “modelleme” süreçlerinde yatıyor.
Aile Anlatıları: Görünmez Programlama
Birçok kişi, cinsel yaşamında anlamlandıramadığı korkular, utançlar ya da engellenmiş arzularla terapiye başvuruyor.
Bazen tüm tıbbi ve psikolojik nedenler eleniyor ama problem sürüyor.
İşte bu noktada devreye aile anlatıları giriyor.
Birçok kadın vajinismus yaşarken annesinden veya teyzesinden duyduğu “cinsellik acıdır”, “ilk gece tehlikelidir” gibi hikâyeleri farkında olmadan içselleştiriyor.
Birçok erkekse “erkek ağlamaz”, “kontrolünü kaybeden güçsüzdür” gibi öğretilerle yetişip, duygusal yakınlıktan korkar hale geliyor.
Bu kalıplar, doğrudan genetik olmasa da epigenetik stres sistemleriyle birleştiğinde, bedensel tepkilere dönüşebiliyor.
Kısacası travma bazen “aktarılan hikâye” biçiminde, bazen “bastırılmış duygu” şeklinde bedenin diline yerleşiyor.
Kuşaklararası Döngü Nasıl Çalışır?
Bir kuşakta yaşanan çözülmemiş bir travma (örneğin taciz, utanç, yas, ihanet, şiddet) sonraki kuşaklarda farklı biçimlerde kendini gösterebilir:
- Kadında vajinismus veya cinsel isteksizlik
- Erkekte ereksiyon sorunu veya erken boşalma
- Genel olarak ilişkiden kaçınma, yakınlıktan korkma
- Bedende açıklanamayan ağrılar veya gerginlikler
Bu semptomlar, kişinin kendine ait olmayan bir duygusal yükü taşıdığına işaret edebilir.
Psikodinamik bakış açısından bu, “bilinçdışı özdeşleşme” olarak tanımlanır.
Ailede kimlikleri, utançları veya yasları gizlenen bireyler, sonraki kuşaklarda “sesi çıkmayan travmalar” olarak geri döner.
Eleştirel Perspektif: Bilim Nerede, İnanış Nerede?
Burada dikkat edilmesi gereken bir sınır var.
Bazı popüler yaklaşımlar, “ataların günahını torun öder” gibi mistik yorumlara kayabiliyor.
Oysa mevcut bilimsel kanıtlar, bu tür “karmik” açıklamaları desteklemiyor.
Epigenetik, metafizik değil biyolojik bir mekanizma: çevresel stres gen ifadesini değiştirir, ama bu sonsuza kadar taşınmaz.
Psikoloji açısından da, “travma aktarımı” bireyde kader gibi sabit değildir.
Bu aktarım, farkındalık ve terapiyle çözülebilen bir öğrenme zinciridir.
Yani miras alınan travma varsa bile, onu yeniden yazmak mümkündür.
Cinsellikte Travmanın Sessiz İzleri
Cinsellik, insanın en kırılgan ve en dürüst alanlarından biridir.
Bu nedenle travmatik aktarım burada en belirgin şekilde gözlemlenir.
- Kadınlarda bedensel kasılma veya korku, “kadınlık utançtır” mesajının kalıntısı olabilir.
- Erkeklerde performans baskısı, “erkek güçlü olmalı” inancının bedeli olabilir.
- Her iki cinsiyette de suçluluk, “arzu günah” öğretisinin gölgesini taşır.
Travma, cinselliği bir güven, zevk ve bağ kurma alanı olmaktan çıkarıp bir “sınav” veya “kefaret” alanına dönüştürür.
Çözüm: Farkındalık ve Yeniden Yazım
Travmalar kalıcı değildir.
Fark edildiğinde, duygusal anlatı değiştiğinde ve beden yeniden güvenle ilişki kurabildiğinde zincir kırılır.
Bunun yolu da bilimsel temelli terapi yaklaşımlarından geçer:
- Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT)
- EMDR (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma)
- Somatik Deneyimleme
- Aile sistemi ve bağ odaklı terapiler
Bu yöntemler geçmişi değiştirmez ama bireyin geçmişle kurduğu ilişkiyi dönüştürür.
Sonuç
Travmalar yalnızca yaşanmaz, öğretilir.
Ama her öğretilen şey gibi, öğrenilmişi çözmek (unlearn) de mümkündür.
Geçmişten gelen hikâyeler, bedenimizde yankılanabilir ama onlar bizim kim olduğumuzu tanımlamaz.
Cinsellik, korkunun değil özgürlüğün alanı olabilir.
Yeter ki travmanın diliyle değil, farkındalığın diliyle konuşalım.